YAĞMUR
Kendimi bildim bileli küçük
odalarda göze hücum eden ışıklardan nefret ederim.
Gündüz, perdeler kapalı loş ışıkta otururken
güneşin yolun karşısındaki kat kat
binalardan batmasını beklerim.
Uzun
kış gecelerinde insan ruhunun meşguliyeti yok denecek kadar
azdır. Böyle zamanlarda dışarda
acelesi olmayan bir yağmur yada bembeyeaz bir kar yağarken boş sokaklarda
amaçsız dolaşmak nedendir bilmem ama hoşuma gider.
İnsanları pek sevmediğimden vede
karanlığın dünyanın hiç olmazsa
yarısına bahşettiği geçici bir eşitlikten
hoşlandığımdan geceler benim için diğerleri
gibi yaşamak için bir fırsattır. Sokak
lambalarının, şükürler olsun ki, tam
aydınlatamadığı kaldırımlarda yürürken,
kimi zaman elinde şemsiyesi ve ayağında topuklu
ayakkabılarıyla güvercinler gibi tedirgin yürüyen bir
kadına, kiminde ıslanmak endişesiyle sık adımlar atan
ve ellerindeki paketleri sağa sola çarpan bir adama,
çoğunda ise çöp bidonlarının içlerine yada çatı damzalıklarına
pısmış tüyleri diken diken kedilere rastlarım. Avare avare
yürürken kaldırım diplerinden akan suların süreklediği sonbahardan kalma bir kaç
yaprak ta bazı geceler yol arkadaşım olmuştur.
Babamdan
para istemeye utanacak kadar büyüdüğümü
anladığımda bir iş aramaya ve şehrin kaybolmuş
sokaklarında bir ufacık oda tutmaya karar verdim. Ertesi gün
kocaman bir fabrikanın akşam vardiyasına yazıldım ve
genellikle kaybedenlerin oturduğu bu semte gelip bir oda kiraladım. içlerinde
ne olduğunu bile bilmediğim kutulara ambalaj
yapıştırıyor iriyarı bir amirin suratıma sigara
dumanını üflemesini bekliyordum. onuncu günün sonunda
dayanamayıp suratına yumruğu
yapıştırdığımda artık hem işsiz hemde
yine beş parasız kaldığımı
anlamıştım. Kanepenin altındaki reçeller ve biryerlerden para bulma ümidim beni terkedene kadar iş aramayı da
düşünmüyordum. Çalışmak, bütün
gün aynı ortamda aynı işleri yapmak fikri hoşuma
gitmiyor dahası canımı sıkıyordu. Hiçbir zaman
bu düzene ayak uyduramayacağımı anladığımda
ne yazıktır ki cebimde birkaç dal sigaradan başka birşey yoktu.
Altımetrekarelik odamda sırtımı
ılık kalorifer peteğine dayayıp ne
yapacağımı düşünürken, karşı
duvarda belli belirsiz görünen bir tabloyu seyrediyordum. Okyanusun
ortasında kocaman dalgaların arasında
küçücük bir sandal ve içinde endişe dolu
gözlerle suların kendisini yutmasını bekleyen bir adam
vardı. Sandalın içinde bir radyo falan
görünmüyordu ama bir sopranonun avaz avaz
bağıran ve dalgaların sesleriyle yarış eden sesini
duyabiliyordum. Radyodaki kadın susana kadar dalgalar sandalı
dövmeye devam edecek sonunda insafa gelip bu yanlız
adamı rahat bırakacaklardı. Fakat inat edip bağırmak
ve ağzımızda tuzlu suyun tadıyla boğulmak ta
vardı. Bu resmi çok sevmiştim. Bazen
dalıp gider ve saatler sonra karnmdan gelen gurultularla
kendime gelirdim. Aynı okyanusu ve sandalı çizip ordaki kirli sakallı adamın yerine kendimi koymak
gayesiyle kırtasiyeden bir suluboya seti ile bir sürü kağıt almıştım. Eve gelip
masanın başına oturmuş, bir pet şişenin dibini
aceleyle kesip içine su doldurmuştum.ne varki fırçayı boyaya dokundurup onu
kağıda dökmeye gelince kabiliyetimin ne kadar da yok denecek
kadar az olduğunu farketmiştim. Bunu
hatırlayınca masanın altına baktım.
Fırçalar, kağıtlar ve boyalar
hala oradaydılar. Onların haricinde top haline getirilmiş bir
kaç çorap ve bir böcek ölüsü de
gözüme ilişti. Kanepenin üstünde sağa sola
fırlatılmış kirli elbiseler, birkaç şekerleme
ve bir tomar kağıt vardı.
Bütün bu keşmekeşin ortasında oturmaktan
sıkıldığım için dışarı
çıkmaya karar verdim. perdeden tutunarak
ayağa kalktım. Bir an camda suratımı görünce
irkildim. Tekrar, bu sefer yavaş yavaş
yaklaşarak camdaki yansımamı yakalamaya
çalıştım. Sakallarım oldukça
uzamış, avurtlarım çökmüş gözlerim
derin kuyuların dibinde gözüken yalancı gökyüzlerine
dönmüştü. Birgün
karanlık pencereden bana bakan bu genç adamı
tanıyamayacağım hiç aklıma gelmezdi. Hemen
üzerime birşey alıp
dışarı çıktım. Daha önce
kırdığım için kitlenmeyen
kapıyı hafifçe çektim. merdivenlerden parmak
uçlarımda yürüyerek indikten sonra sokağa
vardım. Gecenin ilerleyen saatleri olduğu halde çoğu
katta ışık yanıyordu. Bir kedi upuzun gölgemi farkeder farketmez
fırlayıp ara sokağa daldı. Hafif bir rüzgar
esiyordu. Sahile gidip kayalıklarda dolaşmaya karar verdim. deniz fazla insanla karşılaşmadan bir
kaç dakikada yürüebileceğiniz
kadar yakındı. Göz alabildiğince uzanan
kayalıkların ucunda artık kullanılmayan eski bir deniz
fenerine gittim. Dibinde elinde bir içki şişesi ile
sızmış bir adam yatıyordu. Paslı demir
parmaklıkları tırmanıp yukarıya
çıktım. Rüzgar dahada şiddetlendi. Ufukta
gökyüzünün siyahı ile denizin siyahının
birleştiği yerde bir kaç geminin yanıp sönen
ışıları gözüküyordu. Deniz
alabildiğince uzanmış adeta bir şeyler tam
anlayamadığım birşeyler
mırıldanıyordu. Fenerin dibinde bir kaç sandal dikkatimi
çekti. Birbirine uzun bir halatla bağlanmış sandallar ve
içlerinde kafayı çeken sarhoşların
kahkahaları vardı. Birden bir fikir, sandalı çalmak fikri
geçti aklımdan. Gece biraz daha ilerleyince gidip evden bir
kaç eşya alacak sonre gelip usulca
kesecektim halatı. Küreklere var gücümle asılacak
gün ağarana dek nereye gittiğimi bile bilmeden savrulup
gidecektim. Belki bir zamanlar çok sevdiğim bir kızın
evinin önüne sandalımı bağlayıp
sararmış yüzüme aldırmadan kapısını
çalacaktım. Muhtemelen uykulu gözlerle kapıyı
açıp kim olduğumu soracaktı. Bende onu bir zamanlar ne
kadar çok sevdiğimi bir türlü seni seviyorum
diyemediğim için ne kadar pişman olduğumu
anlatacaktım. Tamamen bana ait bir sandalla buralardan çekip
gittiğimi benle gelip gelmeyeceğini soracaktım. Bir vakit
yüzüme anlamsız bakacak sonra tek kelime etmeden
kapıyı kapayıp sıcak yatağına geri
dönecekti. Daha bir hırsla asılacaktım küreklere.
Peşimde devriyeler, köpek balıkları, deniz
canavarları... onlar beni kovalayacaklar, ben bir
anlamı halı altlarına süpürülen anlamları
kovalayacaktım. İçinde bir tek insanoğlunun
bulunmadığı bir ada bulacak oraya varır varmaz
içimdeki insanı denizde boğacak belki sandalı
parçalayıp bir ufacık kulübe yapacaktım. Her
türlü kaygıdan, hırstan uzak kimsenin bilmediği
yerlerde yaşayıp kimsenin bilmediği yerlerde ölecektim.
Mutsuz muydum? Doğrusunu söylemek gerekirse bilmiyordum. Hem mutluluk
tam olarak nedir? Yatak odalarımızda dokunmaktan haz duyduğumuz
çıplak vücutlar mı, sofralarımızı doldurup
taşıran yiyecekler mi, salt birşeyler
olma fikri mi, hergün sadece dünün
tekrarı olan bir günün sonunda yine yatak odalarına
bugünün tekrarı olacak bir yarına uyanma fikrimi. Eğer
mutluluk bunlarsa ben mutsuzdum. Belkide başka birşeydi. Mesela şu tahmin edemeyeceğimiz
kadar uzaktaki geminin titrek ışığı altında
şarkı söyleyen tayfaydı mutluluk, belki aynı
tayfanın ışığı yanmasa bile uzak kıyıda
gördüğü deniz fenerinde dikilen adamdı, belki
hiçbiri değildi de bu deniz fenerinin soğuk duvarına
kirli gövdesini dayayıp kafayı çeken adamdı
mutluluk. Eğer bunlarsa fazla uzak sayılmazdım
Birden
iri iri yağmur taneleri
sözleşmişler gibi hepsi aynı anda
gökyüzünden dökülmeye başladılar. Soğuk
bir rüzgar ensemden içeri girip
bütün vücuduma yayıldı. Yavaşça aşağıya
indim. Adam yağmura aldırmadan bir kadına sarılır gibi
şişeye sarılmış yatıyordu. kollarındaki
kadını bir çırpıda alıverdim.
Anlaşılmaz lakırdılar söyledi. Dibindekini kafama
diktim. Etrafta kimsecikler yoktu.
Bütün bu ayrıntılar sinirimi bozmuştu. Boş
şarap şişesini adamın kafasına hızla indirdim.
Bir kabustan uyanır gibi feryatlar kopararak
kalkmaya çalıştı. Fakat dengesini bulamayacak kadar
sarhoştu. Bir eliyle kanayan kafasını tutuyor diğeri ile
yerde birşeyler arıyordu. Yağmur iyice
hızlanmıştı. Sandaldaki adamların geldiğini
duyunca koşarak uzaklaştım oradan. Sokağın
başına vardığımda herşey
yine eski haline dönüverdi. Az önceki kedi beni
görünce yeniden derhal uzaklaştı. Sararmış bir
ceviz yaprağı havada süzülerek yavaşça
önüme düştü. Peşimde bir kısalıp bir
uzayan kadim dostum olduğu halde kendimi odaya attım. Üzerimi
değiştirdikten sonra duvardan tabloyu indirdim.
Yıpranmış bir çantanın içine kanepenin
altındaki bir kaç değersiz eşyayı doldurduktan sonra
masanın üstündeki bozuk paraları cebime koydum.
Karanlıkta el yordamıyla bulduğum çakmağımla
önce son dal sigaramı yaktım daha sonra ise perdelerin
püsküllerini tutuşturdum. Merdivenlerden koşarak
indim. Sokağa
vardığımda odanın hiç alışık
olmadığı bir renk içinde sapsarı bir halde bana baktığını
gördüm.
Bu şehri belki de sürekli yağmur
yağdığı için seviyordum. Gökyüzünden
damlalar düşmeyegörsün herkes
deliklerine giriverirdi. Hep yağsın, hiç durmasın
istiyordum. Belki azgın bir sel gelir çamurlu kollarına
alıp götürürdü beni.
Muhammet Ali ÖZTÜRK
kelebekantilop@yahoo.com
KARA LASTİK
Gökyüzünde ikindi güneşi
yavaş yavaş tepelerin arkasından
kaybolmaya hazırlanıyordu. Tarlalardaki köylüler
yorgunluktan halsiz düştükleri için mum alevleri gibi
titreşiyorlardı.
Arasıra bir
rüzgâr esiyor sağa sola sallanan ekinler adeta homurdanır
gibi tok sesler çıkartıyorlardı. Göz
alabildiğine uzanan sapsarı tarlaların istisnasız herbirinde birkaç kişiye rastlamak
mümkündü. Karıncalar gibi çalışan bu
insanlardan ne bir şikeyet işitebiliyor ne
de en ufak bir yorgunluk belirtisi görebiliyordunuz. Bütün
bunların yerini harman zamanı yaklaştığı
için duyulan tatlı bir heyecan ve bir an evvel mahsulü ambarara yıkma telaşı vardı. Herkes
sabah ezanı ile kalkıyor güneş daha mesaiye başlamadan
srtlarda azık torbası, omuzlarda
tırpanlar kendilerini uzak tarlalara atmaya
çalışıyordu. Acele acele
yenilen tandır ekmekleri daha tam mideye inmeden kalkıp iş
başına konuluyordu. Bütün gün ya yemek yemek maksadıyla ya da ihtiyaç gidermek
için küçük fasılalar vererek
çalıştıktan sonra, meşe
ağaçlarının arasındaki küçük
patikadan ip gibi dizilerek köye dönüyorlardı. Akşam
namazından ihtiyarlar ellerinde tesbih,
söylenerek geliyorlar evin sofalarına kurulan sofralarda
toplanıp tarhana çorbası içip bulgur pilavı
yiyorlardı. Yatsı vakti olunca kandillere üfleniyor yine
sofalara yahut alçak damlara serilen yer yataklarına girilip
uyumaya çalışılıyordu. Köylük yerlerde
emektar bir saatin dişlileri gibi tıkır
tıkır işleyen bu düzen kimseye ne
birine fenalık yapmaya ne birine hal hatır sormaya vakit
bırakıyordu.
Bembeyaz
sakalları arasından iri ter taneleri parlayan bir adam elini
gözlerine siper ederek gökyüzüne baktı. Uzaklarda
masmavi dağların gökyüzüne kafa tuttuğu bir
yerlerde küçücük bir bulut gözüne ilişti.
Fakat bu bulutun ne erimek üzere olan gövdelere ne de susuzuktan yarılmış toprağa bir
faydası vardı. İhtiyar adam tırpanı yerden aldı.
İki eliyle kavradığı aleti bütün
hırsını ondan alıyormuşçasına buğday
başaklarına vurmaya devam etti. Her havaya kaldırdığında
parlayan metal mütemadiyen ekinlere çarpıyor ve her
defasında o aynı tiz sesi çıkarıyordu. İnsan
bir vakit bu sesin güzel olduğuna hükmediyor biraz dinledikten
sonra sinir bozucu bir hal almasına şaşırıyordu. Biraz
ilerdeki meşe ağaçlarının dibinde uyuklayan
köpek yerinden kalkmadan bir kaç kere havladı. İhtiyar
adam tırpanın yarılmış sapına dayandı.
Yüzündeki teri gömleğinin tersine sildi. Köpek bu
sefer ayağa kalkarak kısa aralıklarla üç kez daha
havladı. Adam kafasını kaldırıp
baktığında patikadan sekerek gelen çocuğu
gördü. Çocuk iyice yaklaştıktan sonra elindeki
zarfı sallayarak bağırdı;
— “memeç
emmi! memeç emmi!” adam elindeki
tırpanı yere bırakıp çocuğa doğru
yürürken sordu:
— “ne var yeğenim ne diye koşturuyon!” Çocuk
kıpkırmızı olmuş yüzünü silerken nefes
nefese
— “Ömer ağamdan mektup var
emmi!”dedi.
—hele bir soluklanda oku
oğlum. Bak bakalım ne diyormuş ömer
efendi.
Çocuk elindeki zarfı telaşla açtı. İkisi
birden ağacın dibine doğru yürüdüler. Adam
matarasındaki suyu bir yudumda içti. Çocuk mektubu kimi
sözcüklerini atlayarak kimi sözcüklerini de heceleyerek
okurken adam büyük bir taşa oturmuş sırtını
ağacın gövdesine dayamış heyecanla dinliyordu. Arada sırada
mektuptaki suallere cevap veriyor sakalını sıvazlıyor
yüzündeki çizgiler şekilden şekile
giriyordu. Mektup hal hatır sorup, yazanın durumunu etraflıca
anlattıktan sonra şöyle devam ediyordu:
“...anlayacağın
baba ben de kızı gidip babasından istedim. İlkin vermeye
yanaşmadı. Biz de rüstem ile bir olup
kaldırdık kızı. Ne yapıp ne edip buldurdu bizi.
Kızın yaşı tutmadığından alıp
götürdüler beni de. Sonra karakolda beni bi
köşeye çekip tam beşyüz
lira verirsem şikâyetçi olmayacağını
söyledi namussuz herif. “Ne haliniz varsa görün ister
nikâh yapın ister yapmayın” dedi. Bende yüzelli lira kadar birikmiş para var. Eğer
babamda öküzleri satıp gelirse bu iş olur dedim kendi
kendime. Zaten yaşlı hayvanlar. Kışın saman yedirip
boşuna besleyeceğine sat gitsin. Ben sana kazanıp geri
gönderirim. Harmanı da emmimgil
dövüversin. Benim babam ne yapar eder iki haftaya kadar gelir buraya
dedim. Adam kafa salladı. Gözünü seveyim baba atla gel
buraya. Yoksa bana mapus yolu
gözükmüştür bilesin. “
Mektup
eşe dosta selam yolladıktan sonra bitiyordu. Memeç
emmi ayağa kalkarak kuşağından bir lira
çıkarıp çocuğa uzattı. Mektubu dalda
asılı duran torbanın içine attı. Tarlaya
dönüp tırpanı omuzladı. Gölgelikten
çıkınını aldıktan sonra hızlı
adımlarla patikaya doğru seğirtti. Komşu tarladakiler
yaşlı adamı daha akşam olmadan köye
döndüğüne işkillenmiş fakat fazla kafa yormayarak
işlerine devam etmişlerdi. Adam bahçe kapısnı
açıp avluya girdikten sonra elindekleri
bir kenara bıraktı. Sıcak yüzünden
dışarıya bağladığı öküzlerine uzun
uzun baktı. Hayvanlar ikide bir
sırtlarına konan sineklerden rahatsız oluyorlar kuyruklarını
sağa sola sallayıp geviş getiriyorlardı. Bir zaman avludaki
kütüğün üstünde dinlendikten sonra eve girdi. Tel
dolabı açıp iki günlük pilavı kaşıkladı.
Ertesi
gün öküzleri damdan çıkarıp önüne
kattı. Komşu köyde Cuma pazarına vardığında
öğlen yanaşmaktaydı. Köylüler o sergiden bu
sergiye koşuyor heyecanla bağıran satıcıları
dikkatle dinliyorlardı. Kalabalığın arasından bir
çift öküzle geçen adamı pek te
farketmediler. Harman zamanı
yaklaştığı için memeç
emmi kolaylıkla sattı öküzleri. Hayvancağızlar celepin yuları almasıyla bıçak
yemiş gibi böğürdüler. İhtiyar adam ikiyüz lirayı cebine koyarken dolan
gözlerini elinin tersiyle sildi. Cuma namazından sonra caminin
önündeki kalabalıkla tek bir kelam etmeden köyüne
döndü memeç emmi. Doğru
muhtarın evine gitti. Çay içerken halini anlattı.
“Kaşın ardında buğdaylar daha ayakta. Biçin,
dövün. Bana bir ölçek ayırın yeter. Size
sabanı da satayım” dedi. Muhtar ayağına kadar gelen
fırsatı görmüş fakat hiç te
ihtiyacı olmadığını nazlı nazlı
anlatmıştı. Bir kaç dakika ısrar edince muhtar ikiyüz liraya güya razı olmuş, yan
odaya gidip gelerek parayı ihtiyar adamın avucuna
saymıştı. Memeç emmi
muhtarın gözlerindeki parıltıyı görünce
içi ezildi. Hemen eve döndü. Koyunları satmadan önce
ağıl olarak kullandıkları derme çatma kulübeye
girip sabanı bahçe kapısına çıkardı. Eve
girip kapıyı bacayı kapattıktan sonra doğru şehir
yoluna koyuldu. Bir vakit sıcakta yürüdükten sonra bir
traktöre el etti, şose yolda sallanarak ilerleyen römorkun
içinde sağa sola çarparken bir eli hep iç cebindeki
paranın üstündeydi.
Şehre
inince hemen bir bilet aldı. Otobüsün kalkış saati
gelene kadar kâh elindeki susamlı simiti
döndürüyor kâh yolcu geldikçe havalanan sonra
tekrar ufak bir su birikintisinin etrafında kümelenen güvercinleri
seyrediyordu. Genç bir muavin avaz avaz bağarınca oturduğu iskemleden kalktı.
Araba el sallamalar, hıçkırıklar
gürültüler içinde kalktıktan yirmi saat sonra indi istanbul’a. Bir vakit elinde torbası ile
Ömer’in gelmesini bekledi otogarda. Ömer gelir gelmez
babasının ellerine sarıldı. Bir otobüse daha binip
evin yolunu tuttular. Ertesi gün gidip beşyüz
lirayı adama verdiler. Parmaklarını yalayıp parayı
saydıktan sonra kafa salladı kızın babası. Sonra ne
haliniz varsa görün deyip çekti gitti. Mahkeme düşünce
Ömer ile babası nikâh için gün aldılar. Memeç emmi bütün bu süre
içerisinde hiç konuşmuyor, bazen bir şey
hatırlamış gibi sakalını sıvazlıyor,
çoğunda ise pencerenin önüne çektiği
iskemlenin üstünde saatlerce dışarıyı
seyrediyordu. Yoldan vızır vızır
geçen arabaları izliyor arada bir dudaklarından hayret
nidaları yükseliyordu... Sonunda nikâh kıyılıp
gelini eve getirdiklerinde ceplerinde tek kuruş yoktu. “hele bir
maaşımı alayım” dedi Ömer.”bir
çaresine elbet bakarız.” İki ay boyunca gelinin delici bakışlarına
çaresiz tahammül ederek, salonda kuru bir divanın
üstünde yattı Memeç emmi.
Çoğu geceler öksürüklerini bile
bastırırken hep köye döneceği günü bekledi.
Sonunda Ömer maaşını alıp bir kısmıyla
borçlarını ödedikten sonra, hemen gidip bir otobüs
bileti aldı. Babasının cebine beş lira
sıkıştırıp onu otobüse bindirdi. O akşam Memeç emmi otobüse binerken bir hayalet
gibiydi. Dalgın dalgın
dışarıyı seyretti bir zaman. Bir yerlere yetişmek
maksadıyla sağa sola deliler gibi koşan insanlara dikkatlice
baktı. Kafasında birbirinden çetrefilli
düşünceler diğerlerini kovalıyor, sonunda
sığınacak yer bulamayıp tekrar aynı yerlerine geri
dönüyorlardı. Karısı ölünce hem annelik hem
babalık yaparak binbir
fedakârlıklarla büyüttüğü öz oğlu
kendisine bir yabancı muamelesi yapıyor, işini
gördükten sonra onu bir an önce başından def etmek
için uğraşıyordu. Bir zamanlar evin kocaman avlusunda
eski lastiklerden yapma arabasıyla dört dönen oğlunun her
sekişinde yüreği hoplamış şimdi ise
bütün bu aç kurtlar gibi birbirlerine sürekli
dişlerini gösteren insanların arasına onu terketmekten kaçınmamıştı. Fakat
Ömer’in de yavaş yavaş onlara ne
kadar çok benzediğini düşününce
büsbütün yüreği sıkışır gibi oldu.
Acaba bir kış gecesi aniden ölüverse komşular ne zaman
fark eder, cenazesini kim kaldırır, öz oğlu
Ömer’in haberi olurmuydu. Hem haberi olsa
işi gücü bırakıp gelirmiydi.
Bunca zamandır koskocaman evin içinde yapayanlız
yaşayıp ta nasıl bunları düşünmediğine
şaştı. İlk defa olarak bu sürekli kolonya kokan
otobüsün içinde yalnızlığının bir
kafes gibi etrafını bu denli sardığını fark
etmiş, çocuklar gibi ağlamak istemişti. Sabaha kadar
kafasını otobüs camına dayayıp bir an bile gözünü
kırpmadan sürekli düşündü. Otobüs şehre
vardığında bir müezzzin
yeşil şerefeli minareye çıkmış sabah
ezanını okuyordu. Arabadan inip camiye doğru
yürüdü. Abdest almak için paçalarını
sıvarken yırtık meshinden fırlayan ayak
başparmağını gördü. Etrafına defalarca
bakındığı halde kara lastiğinin sol tekini
göremedi. Aceleyle kalkarak otobüse geri döndü. Muvain arabanın içini türkü
söyleyerek temizliyordu. Memeç emminin
geldiğini görünce sordu:
—buyur dayı. Birşey mi unuttun?
—evladım lastiğin biri yok. Gördünmü?
Dedi.
Genç adam gülerek “yok dayı” dedi.
“insan ayakkabısını unuturmu
hiç” diye de ekledi.
Muavin ayakkabı unutulamz demişti. Bir
insanın kafası sokağa yalınayak
çıktığını farkedemeyecek
kadar meşgul olabilir miydi? İhtiyar adam bir ayağında
patik diğer ayağında kara lastik köy yoluna
düştü. Öğlene doğru yürüye yürüye köye verdığında
doğru kaşın arkasındaki tarlasına gitti. İki ay
önce bir ikindi vakti içi burkularak
ayrıldığında henüz tarlanın bir köşesi
biçilmişti. Güneş yeryüzüne alevler saçıyor,
sapsarı yalımlar buğday başaklarıyla dans
ediyorlardı. Şimdi ise tarla boyu kısacık anızlardan
başka bir şey yoktu. Hava da adam akıllı bozmuş, zaten
erkenden gelen kış bu sene büsbütün kapıya
dayanmıştı. İhtiyar adam ayağına batan
anızlara aldırmadan tarlada deliler gibi koştu.
Ertesi gün sofadaki
sandığın üstünde otururken bir çocuğun
kendisine bağırdığını duydu. Kapıyı
açıp baktığında muhtarın torununu
gördü. Elindeki ölçeği kapı eşiğine
bırakan çocuk, kendisini dedesinin gönderdiğini
söyledikten sonra elindeki çemberi çevire çevire uzaklaştı. Eliyle ekinleri
karıştırdığında, ölçeğin
yarı yarıya yulaf olduğunu görünce pek te şaşırmadı. Koskocaman ambara bir
ölçek ekini boşaltırken dışarıda kar
ağır ağır sepelemeye
başlamıştı.
Muhammet Ali ÖZTÜRK
kelebekantilop@yahoo.com