YAĞMUR

 

 

Kendimi bildim bileli küçük odalarda göze hücum eden ışıklardan nefret ederim. Gündüz, perdeler kapalı loş ışıkta otururken güneşin yolun karşısındaki kat kat binalardan batmasını beklerim.

 

      Uzun kış gecelerinde insan ruhunun meşguliyeti yok denecek kadar azdır. Böyle zamanlarda dışarda acelesi olmayan bir yağmur yada bembeyeaz bir kar yağarken boş sokaklarda amaçsız dolaşmak nedendir bilmem ama hoşuma gider. İnsanları pek sevmediğimden vede karanlığın dünyanın hiç olmazsa yarısına bahşettiği geçici bir eşitlikten hoşlandığımdan geceler benim için diğerleri gibi yaşamak için bir fırsattır. Sokak lambalarının, şükürler olsun ki, tam aydınlatamadığı kaldırımlarda yürürken, kimi zaman elinde şemsiyesi ve ayağında topuklu ayakkabılarıyla güvercinler gibi tedirgin yürüyen bir kadına, kiminde ıslanmak endişesiyle sık adımlar atan ve ellerindeki paketleri sağa sola çarpan bir adama, çoğunda ise çöp bidonlarının içlerine yada çatı damzalıklarına pısmış tüyleri diken diken kedilere rastlarım. Avare avare yürürken kaldırım diplerinden akan suların süreklediği sonbahardan kalma bir kaç yaprak ta bazı geceler yol arkadaşım olmuştur.

 

      Babamdan para istemeye utanacak kadar büyüdüğümü anladığımda bir iş aramaya ve şehrin kaybolmuş sokaklarında bir ufacık oda tutmaya karar verdim. Ertesi gün kocaman bir fabrikanın akşam vardiyasına yazıldım ve genellikle kaybedenlerin oturduğu bu semte gelip  bir oda  kiraladım. içlerinde ne olduğunu bile bilmediğim kutulara ambalaj yapıştırıyor iriyarı bir amirin suratıma sigara dumanını üflemesini bekliyordum. onuncu günün sonunda dayanamayıp suratına yumruğu yapıştırdığımda artık hem işsiz  hemde yine beş parasız kaldığımı anlamıştım. Kanepenin altındaki reçeller ve biryerlerden para bulma ümidim beni terkedene kadar iş aramayı da düşünmüyordum. Çalışmak, bütün gün aynı ortamda aynı işleri yapmak fikri hoşuma gitmiyor dahası canımı sıkıyordu. Hiçbir zaman bu düzene ayak uyduramayacağımı anladığımda ne yazıktır ki cebimde birkaç dal sigaradan başka birşey yoktu.

 

      Altımetrekarelik odamda sırtımı ılık kalorifer peteğine dayayıp ne yapacağımı düşünürken, karşı duvarda belli belirsiz görünen bir tabloyu seyrediyordum. Okyanusun ortasında kocaman dalgaların arasında küçücük bir sandal ve içinde endişe dolu gözlerle suların kendisini yutmasını bekleyen bir adam vardı. Sandalın içinde bir radyo falan görünmüyordu ama bir sopranonun avaz avaz bağıran ve dalgaların sesleriyle yarış eden sesini duyabiliyordum. Radyodaki kadın susana kadar dalgalar sandalı dövmeye devam edecek sonunda insafa gelip bu yanlız adamı rahat bırakacaklardı. Fakat inat edip bağırmak ve ağzımızda tuzlu suyun tadıyla boğulmak ta vardı.  Bu resmi  çok sevmiştim. Bazen dalıp gider ve saatler sonra karnmdan gelen gurultularla kendime gelirdim. Aynı okyanusu ve sandalı çizip ordaki kirli sakallı adamın yerine kendimi koymak gayesiyle kırtasiyeden bir suluboya seti ile bir sürü kağıt almıştım. Eve gelip masanın başına oturmuş, bir pet şişenin dibini aceleyle kesip içine su doldurmuştum.ne varki fırçayı boyaya dokundurup onu kağıda dökmeye gelince kabiliyetimin ne kadar da yok denecek kadar az olduğunu farketmiştim. Bunu hatırlayınca masanın altına baktım. Fırçalar, kağıtlar ve boyalar hala oradaydılar. Onların haricinde top haline getirilmiş bir kaç çorap ve bir böcek ölüsü de gözüme ilişti. Kanepenin üstünde sağa sola fırlatılmış kirli elbiseler, birkaç şekerleme ve bir tomar kağıt vardı. Bütün bu keşmekeşin ortasında oturmaktan sıkıldığım için dışarı çıkmaya karar verdim. perdeden tutunarak ayağa kalktım. Bir an camda suratımı görünce irkildim. Tekrar, bu sefer yavaş yavaş yaklaşarak camdaki yansımamı yakalamaya çalıştım. Sakallarım oldukça uzamış, avurtlarım çökmüş gözlerim derin kuyuların dibinde gözüken yalancı gökyüzlerine dönmüştü. Birgün karanlık pencereden bana bakan bu genç adamı tanıyamayacağım hiç aklıma gelmezdi. Hemen üzerime birşey alıp dışarı çıktım. Daha önce kırdığım için kitlenmeyen kapıyı hafifçe çektim. merdivenlerden parmak uçlarımda yürüyerek  indikten sonra sokağa vardım. Gecenin ilerleyen saatleri olduğu halde çoğu katta ışık yanıyordu. Bir kedi upuzun gölgemi farkeder farketmez fırlayıp ara sokağa daldı. Hafif bir rüzgar esiyordu. Sahile gidip kayalıklarda dolaşmaya karar verdim. deniz fazla insanla karşılaşmadan bir kaç dakikada yürüebileceğiniz kadar yakındı. Göz alabildiğince uzanan kayalıkların ucunda artık kullanılmayan eski bir deniz fenerine gittim. Dibinde elinde bir içki şişesi ile sızmış bir adam yatıyordu. Paslı demir parmaklıkları tırmanıp yukarıya çıktım. Rüzgar dahada şiddetlendi. Ufukta gökyüzünün siyahı ile denizin siyahının birleştiği yerde bir kaç geminin yanıp sönen ışıları gözüküyordu. Deniz alabildiğince uzanmış adeta bir şeyler tam anlayamadığım birşeyler mırıldanıyordu. Fenerin dibinde bir kaç sandal dikkatimi çekti. Birbirine uzun bir halatla bağlanmış sandallar ve içlerinde kafayı çeken sarhoşların kahkahaları vardı. Birden bir fikir, sandalı çalmak fikri geçti aklımdan. Gece biraz daha ilerleyince gidip evden bir kaç eşya alacak sonre gelip usulca kesecektim halatı. Küreklere var gücümle asılacak gün ağarana dek nereye gittiğimi bile bilmeden savrulup gidecektim. Belki bir zamanlar çok sevdiğim bir kızın evinin önüne sandalımı bağlayıp sararmış yüzüme aldırmadan kapısını çalacaktım. Muhtemelen uykulu gözlerle kapıyı açıp kim olduğumu soracaktı. Bende onu bir zamanlar ne kadar çok sevdiğimi bir türlü seni seviyorum diyemediğim için ne kadar pişman olduğumu anlatacaktım. Tamamen bana ait bir sandalla buralardan çekip gittiğimi benle gelip gelmeyeceğini soracaktım. Bir vakit yüzüme anlamsız bakacak sonra tek kelime etmeden kapıyı kapayıp sıcak yatağına geri dönecekti. Daha bir hırsla asılacaktım küreklere. Peşimde devriyeler, köpek balıkları, deniz canavarları... onlar beni kovalayacaklar, ben bir anlamı halı altlarına süpürülen anlamları kovalayacaktım. İçinde bir tek insanoğlunun bulunmadığı bir ada bulacak oraya varır varmaz içimdeki insanı denizde boğacak belki sandalı parçalayıp bir ufacık kulübe yapacaktım. Her türlü kaygıdan, hırstan uzak kimsenin bilmediği yerlerde yaşayıp kimsenin bilmediği yerlerde ölecektim. Mutsuz muydum? Doğrusunu söylemek gerekirse bilmiyordum. Hem mutluluk tam olarak nedir? Yatak odalarımızda dokunmaktan haz duyduğumuz çıplak vücutlar mı, sofralarımızı doldurup taşıran yiyecekler mi, salt birşeyler olma fikri mi, hergün sadece dünün tekrarı olan bir günün sonunda yine yatak odalarına bugünün tekrarı olacak bir yarına uyanma fikrimi. Eğer mutluluk bunlarsa ben mutsuzdum. Belkide başka birşeydi. Mesela şu tahmin edemeyeceğimiz kadar uzaktaki geminin titrek ışığı altında şarkı söyleyen tayfaydı mutluluk, belki aynı tayfanın ışığı yanmasa bile uzak kıyıda gördüğü deniz fenerinde dikilen adamdı, belki hiçbiri değildi de bu deniz fenerinin soğuk duvarına kirli gövdesini dayayıp kafayı çeken adamdı mutluluk. Eğer bunlarsa fazla uzak sayılmazdım

 

Birden iri iri yağmur taneleri sözleşmişler gibi hepsi aynı anda gökyüzünden dökülmeye başladılar. Soğuk bir rüzgar ensemden içeri girip bütün vücuduma yayıldı. Yavaşça aşağıya indim. Adam yağmura aldırmadan bir kadına sarılır gibi şişeye sarılmış yatıyordu. kollarındaki kadını bir çırpıda alıverdim. Anlaşılmaz lakırdılar söyledi. Dibindekini kafama diktim. Etrafta kimsecikler yoktu.  Bütün bu ayrıntılar sinirimi bozmuştu. Boş şarap şişesini adamın kafasına hızla indirdim. Bir kabustan uyanır gibi feryatlar kopararak kalkmaya çalıştı. Fakat dengesini bulamayacak kadar sarhoştu. Bir eliyle kanayan kafasını tutuyor diğeri ile yerde birşeyler arıyordu. Yağmur iyice hızlanmıştı. Sandaldaki adamların geldiğini duyunca koşarak uzaklaştım oradan. Sokağın başına vardığımda herşey yine eski haline dönüverdi. Az önceki kedi beni görünce yeniden derhal uzaklaştı. Sararmış bir ceviz yaprağı havada süzülerek yavaşça önüme düştü. Peşimde bir kısalıp bir uzayan kadim dostum olduğu halde kendimi odaya attım. Üzerimi değiştirdikten sonra duvardan tabloyu indirdim. Yıpranmış bir çantanın içine kanepenin altındaki bir kaç değersiz eşyayı doldurduktan sonra masanın üstündeki bozuk paraları cebime koydum. Karanlıkta el yordamıyla bulduğum çakmağımla önce son dal sigaramı yaktım daha sonra ise perdelerin püsküllerini tutuşturdum. Merdivenlerden koşarak indim.  Sokağa vardığımda odanın hiç alışık olmadığı bir renk içinde sapsarı bir halde bana baktığını gördüm.

 

Bu şehri belki de sürekli yağmur yağdığı için seviyordum. Gökyüzünden damlalar düşmeyegörsün herkes deliklerine giriverirdi. Hep yağsın, hiç durmasın istiyordum. Belki azgın bir sel gelir çamurlu kollarına alıp götürürdü beni.

 

 

                                                           Muhammet Ali ÖZTÜRK

                                                                kelebekantilop@yahoo.com

 

 

KARA LASTİK

 

      Gökyüzünde ikindi güneşi yavaş yavaş tepelerin arkasından kaybolmaya hazırlanıyordu. Tarlalardaki köylüler yorgunluktan halsiz düştükleri için mum alevleri gibi titreşiyorlardı.

 

Arasıra bir rüzgâr esiyor sağa sola sallanan ekinler adeta homurdanır gibi tok sesler çıkartıyorlardı. Göz alabildiğine uzanan sapsarı tarlaların istisnasız herbirinde birkaç kişiye rastlamak mümkündü. Karıncalar gibi çalışan bu insanlardan ne bir şikeyet işitebiliyor ne de en ufak bir yorgunluk belirtisi görebiliyordunuz. Bütün bunların yerini harman zamanı yaklaştığı için duyulan tatlı bir heyecan ve bir an evvel mahsulü ambarara yıkma telaşı vardı. Herkes sabah ezanı ile kalkıyor güneş daha mesaiye başlamadan srtlarda azık torbası, omuzlarda tırpanlar kendilerini uzak tarlalara atmaya çalışıyordu. Acele acele yenilen tandır ekmekleri daha tam mideye inmeden kalkıp iş başına konuluyordu. Bütün gün ya yemek yemek maksadıyla ya da ihtiyaç gidermek için küçük fasılalar vererek çalıştıktan sonra, meşe ağaçlarının arasındaki küçük patikadan ip gibi dizilerek köye dönüyorlardı. Akşam namazından ihtiyarlar ellerinde tesbih, söylenerek geliyorlar evin sofalarına kurulan sofralarda toplanıp tarhana çorbası içip bulgur pilavı yiyorlardı. Yatsı vakti olunca kandillere üfleniyor yine sofalara yahut alçak damlara serilen yer yataklarına girilip uyumaya çalışılıyordu. Köylük yerlerde emektar bir saatin dişlileri gibi tıkır tıkır işleyen bu düzen kimseye ne birine fenalık yapmaya ne birine hal hatır sormaya vakit bırakıyordu.

 

      Bembeyaz sakalları arasından iri ter taneleri parlayan bir adam elini gözlerine siper ederek gökyüzüne baktı. Uzaklarda masmavi dağların gökyüzüne kafa tuttuğu bir yerlerde küçücük bir bulut gözüne ilişti. Fakat bu bulutun ne erimek üzere olan gövdelere ne de susuzuktan yarılmış toprağa bir faydası vardı. İhtiyar adam tırpanı yerden aldı. İki eliyle kavradığı aleti bütün hırsını ondan alıyormuşçasına buğday başaklarına vurmaya devam etti. Her havaya kaldırdığında parlayan metal mütemadiyen ekinlere çarpıyor ve her defasında o aynı tiz sesi çıkarıyordu. İnsan bir vakit bu sesin güzel olduğuna hükmediyor biraz dinledikten sonra sinir bozucu bir hal almasına şaşırıyordu. Biraz ilerdeki meşe ağaçlarının dibinde uyuklayan köpek yerinden kalkmadan bir kaç kere havladı. İhtiyar adam tırpanın yarılmış sapına dayandı. Yüzündeki teri gömleğinin tersine sildi. Köpek bu sefer ayağa kalkarak kısa aralıklarla üç kez daha havladı. Adam kafasını kaldırıp baktığında patikadan sekerek gelen çocuğu gördü. Çocuk iyice yaklaştıktan sonra elindeki zarfı sallayarak bağırdı;

— “memeç emmi! memeç emmi!” adam elindeki tırpanı yere bırakıp çocuğa doğru yürürken sordu:

— “ne var yeğenim ne diye koşturuyon!” Çocuk kıpkırmızı olmuş yüzünü silerken nefes nefese

— “Ömer ağamdan mektup var emmi!”dedi.

—hele bir soluklanda oku oğlum. Bak bakalım ne diyormuş ömer efendi.

 

Çocuk elindeki zarfı telaşla açtı. İkisi birden ağacın dibine doğru yürüdüler. Adam matarasındaki suyu bir yudumda içti. Çocuk mektubu kimi sözcüklerini atlayarak kimi sözcüklerini de heceleyerek okurken adam büyük bir taşa oturmuş sırtını ağacın gövdesine dayamış heyecanla dinliyordu. Arada sırada mektuptaki suallere cevap veriyor sakalını sıvazlıyor yüzündeki çizgiler şekilden şekile giriyordu. Mektup hal hatır sorup, yazanın durumunu etraflıca anlattıktan sonra şöyle devam ediyordu:

 

      “...anlayacağın baba ben de kızı gidip babasından istedim. İlkin vermeye yanaşmadı. Biz de rüstem ile bir olup kaldırdık kızı. Ne yapıp ne edip buldurdu bizi. Kızın yaşı tutmadığından alıp götürdüler beni de. Sonra karakolda beni bi köşeye çekip tam beşyüz lira verirsem şikâyetçi olmayacağını söyledi namussuz herif. “Ne haliniz varsa görün ister nikâh yapın ister yapmayın” dedi. Bende yüzelli lira kadar birikmiş para var. Eğer babamda öküzleri satıp gelirse bu iş olur dedim kendi kendime. Zaten yaşlı hayvanlar. Kışın saman yedirip boşuna besleyeceğine sat gitsin. Ben sana kazanıp geri gönderirim. Harmanı da emmimgil dövüversin. Benim babam ne yapar eder iki haftaya kadar gelir buraya dedim. Adam kafa salladı. Gözünü seveyim baba atla gel buraya. Yoksa bana mapus yolu gözükmüştür bilesin. “

 

      Mektup eşe dosta selam yolladıktan sonra bitiyordu. Memeç emmi ayağa kalkarak kuşağından bir lira çıkarıp çocuğa uzattı. Mektubu dalda asılı duran torbanın içine attı. Tarlaya dönüp tırpanı omuzladı. Gölgelikten çıkınını aldıktan sonra hızlı adımlarla patikaya doğru seğirtti. Komşu tarladakiler yaşlı adamı daha akşam olmadan köye döndüğüne işkillenmiş fakat fazla kafa yormayarak işlerine devam etmişlerdi. Adam bahçe kapısnı açıp avluya girdikten sonra elindekleri bir kenara bıraktı. Sıcak yüzünden dışarıya bağladığı öküzlerine uzun uzun baktı. Hayvanlar ikide bir sırtlarına konan sineklerden rahatsız oluyorlar kuyruklarını sağa sola sallayıp geviş getiriyorlardı. Bir zaman avludaki kütüğün üstünde dinlendikten sonra eve girdi. Tel dolabı açıp iki günlük pilavı kaşıkladı.

 

      Ertesi gün öküzleri damdan çıkarıp önüne kattı. Komşu köyde Cuma pazarına vardığında öğlen yanaşmaktaydı. Köylüler o sergiden bu sergiye koşuyor heyecanla bağıran satıcıları dikkatle dinliyorlardı. Kalabalığın arasından bir çift öküzle geçen adamı pek te farketmediler. Harman zamanı yaklaştığı için memeç emmi kolaylıkla sattı öküzleri. Hayvancağızlar celepin yuları almasıyla bıçak yemiş gibi böğürdüler. İhtiyar adam ikiyüz lirayı cebine koyarken dolan gözlerini elinin tersiyle sildi. Cuma namazından sonra caminin önündeki kalabalıkla tek bir kelam etmeden köyüne döndü memeç emmi. Doğru muhtarın evine gitti. Çay içerken halini anlattı. “Kaşın ardında buğdaylar daha ayakta. Biçin, dövün. Bana bir ölçek ayırın yeter. Size sabanı da satayım” dedi. Muhtar ayağına kadar gelen fırsatı görmüş fakat hiç te ihtiyacı olmadığını nazlı nazlı anlatmıştı. Bir kaç dakika ısrar edince muhtar ikiyüz liraya güya razı olmuş, yan odaya gidip gelerek parayı ihtiyar adamın avucuna saymıştı. Memeç emmi muhtarın gözlerindeki parıltıyı görünce içi ezildi. Hemen eve döndü. Koyunları satmadan önce ağıl olarak kullandıkları derme çatma kulübeye girip sabanı bahçe kapısına çıkardı. Eve girip kapıyı bacayı kapattıktan sonra doğru şehir yoluna koyuldu. Bir vakit sıcakta yürüdükten sonra bir traktöre el etti, şose yolda sallanarak ilerleyen römorkun içinde sağa sola çarparken bir eli hep iç cebindeki paranın üstündeydi.

 

      Şehre inince hemen bir bilet aldı. Otobüsün kalkış saati gelene kadar kâh elindeki susamlı simiti döndürüyor kâh yolcu geldikçe havalanan sonra tekrar ufak bir su birikintisinin etrafında kümelenen güvercinleri seyrediyordu. Genç bir muavin avaz avaz bağarınca oturduğu iskemleden kalktı. Araba el sallamalar, hıçkırıklar gürültüler içinde kalktıktan yirmi saat sonra indi istanbul’a. Bir vakit elinde torbası ile Ömer’in gelmesini bekledi otogarda. Ömer gelir gelmez babasının ellerine sarıldı. Bir otobüse daha binip evin yolunu tuttular. Ertesi gün gidip beşyüz lirayı adama verdiler. Parmaklarını yalayıp parayı saydıktan sonra kafa salladı kızın babası. Sonra ne haliniz varsa görün deyip çekti gitti. Mahkeme düşünce Ömer ile babası nikâh için gün aldılar. Memeç emmi bütün bu süre içerisinde hiç konuşmuyor, bazen bir şey hatırlamış gibi sakalını sıvazlıyor, çoğunda ise pencerenin önüne çektiği iskemlenin üstünde saatlerce dışarıyı seyrediyordu. Yoldan vızır vızır geçen arabaları izliyor arada bir dudaklarından hayret nidaları yükseliyordu... Sonunda nikâh kıyılıp gelini eve getirdiklerinde ceplerinde tek kuruş yoktu. “hele bir maaşımı alayım” dedi Ömer.”bir çaresine elbet bakarız.” İki ay boyunca gelinin delici bakışlarına çaresiz tahammül ederek, salonda kuru bir divanın üstünde yattı Memeç emmi. Çoğu geceler öksürüklerini bile bastırırken hep köye döneceği günü bekledi. Sonunda Ömer maaşını alıp bir kısmıyla borçlarını ödedikten sonra, hemen gidip bir otobüs bileti aldı. Babasının cebine beş lira sıkıştırıp onu otobüse bindirdi. O akşam Memeç emmi otobüse binerken bir hayalet gibiydi. Dalgın dalgın dışarıyı seyretti bir zaman. Bir yerlere yetişmek maksadıyla sağa sola deliler gibi koşan insanlara dikkatlice baktı. Kafasında birbirinden çetrefilli düşünceler diğerlerini kovalıyor, sonunda sığınacak yer bulamayıp tekrar aynı yerlerine geri dönüyorlardı. Karısı ölünce hem annelik hem babalık yaparak binbir fedakârlıklarla büyüttüğü öz oğlu kendisine bir yabancı muamelesi yapıyor, işini gördükten sonra onu bir an önce başından def etmek için uğraşıyordu. Bir zamanlar evin kocaman avlusunda eski lastiklerden yapma arabasıyla dört dönen oğlunun her sekişinde yüreği hoplamış şimdi ise bütün bu aç kurtlar gibi birbirlerine sürekli dişlerini gösteren insanların arasına onu terketmekten kaçınmamıştı. Fakat Ömer’in de yavaş yavaş onlara ne kadar çok benzediğini düşününce büsbütün yüreği sıkışır gibi oldu. Acaba bir kış gecesi aniden ölüverse komşular ne zaman fark eder, cenazesini kim kaldırır, öz oğlu Ömer’in haberi olurmuydu. Hem haberi olsa işi gücü bırakıp gelirmiydi. Bunca zamandır koskocaman evin içinde yapayanlız yaşayıp ta nasıl bunları düşünmediğine şaştı. İlk defa olarak bu sürekli kolonya kokan otobüsün içinde yalnızlığının bir kafes gibi etrafını bu denli sardığını fark etmiş, çocuklar gibi ağlamak istemişti. Sabaha kadar kafasını otobüs camına dayayıp bir an bile gözünü kırpmadan sürekli düşündü. Otobüs şehre vardığında bir müezzzin yeşil şerefeli minareye çıkmış sabah ezanını okuyordu. Arabadan inip camiye doğru yürüdü. Abdest almak için paçalarını sıvarken yırtık meshinden fırlayan ayak başparmağını gördü. Etrafına defalarca bakındığı halde kara lastiğinin sol tekini göremedi. Aceleyle kalkarak otobüse geri döndü. Muvain arabanın içini türkü söyleyerek temizliyordu. Memeç emminin geldiğini görünce sordu:

—buyur dayı. Birşey mi unuttun?

—evladım lastiğin biri yok. Gördünmü? Dedi.

Genç adam gülerek “yok dayı” dedi. “insan ayakkabısını unuturmu hiç” diye de ekledi.

Muavin ayakkabı unutulamz demişti. Bir insanın kafası sokağa yalınayak çıktığını farkedemeyecek kadar meşgul olabilir miydi? İhtiyar adam bir ayağında patik diğer ayağında kara lastik köy yoluna düştü. Öğlene doğru yürüye yürüye köye verdığında doğru kaşın arkasındaki tarlasına gitti. İki ay önce bir ikindi vakti içi burkularak ayrıldığında henüz tarlanın bir köşesi biçilmişti. Güneş yeryüzüne alevler saçıyor, sapsarı yalımlar buğday başaklarıyla dans ediyorlardı. Şimdi ise tarla boyu kısacık anızlardan başka bir şey yoktu. Hava da adam akıllı bozmuş, zaten erkenden gelen kış bu sene büsbütün kapıya dayanmıştı. İhtiyar adam ayağına batan anızlara aldırmadan tarlada deliler gibi koştu.

      Ertesi gün sofadaki sandığın üstünde otururken bir çocuğun kendisine bağırdığını duydu. Kapıyı açıp baktığında muhtarın torununu gördü. Elindeki ölçeği kapı eşiğine bırakan çocuk, kendisini dedesinin gönderdiğini söyledikten sonra elindeki çemberi çevire çevire uzaklaştı. Eliyle ekinleri karıştırdığında, ölçeğin yarı yarıya yulaf olduğunu görünce pek te şaşırmadı. Koskocaman ambara bir ölçek ekini boşaltırken dışarıda kar ağır ağır sepelemeye başlamıştı.

 

                                                                 Muhammet Ali ÖZTÜRK

                                                                kelebekantilop@yahoo.com